20.10.14

1985 - 2014

18 Ekim sabahı bir telaş yola koyuldum. Telaş, heyecan, merak, gurur ve daha bir sürü karmakarışık duygu içinde İstanbul'a vardım. Benden bile telaşlı akan o trafik keşmekeşinin içinde navigasyon, telefon desteği vs sayesinde Veznecilere ulaştım. 17 yıl yaşadığım şehirden 16 yıl ayrı kalınca insan değişim hızına yetişemiyor. Yollar, viyadükler, kavşaklar insanın üstüne üstüne geliyor. Ve o zaman sadeleşmiş bir hayatı tercih ettiğim için kendime bir aferin daha diyerek kampüsün yan kapısından içeri giriyorum. Binalarda yoğun bir tadilat, cephelerine güzelliklerini gizleyen elbiseler giydirseler de silüetleri bile beni ürpertmeye yetiyor. Keşke ana kapı tadilat sebebiyle kapalı olmasaydı da yürüyürek tekrar o kapıdan girebilseydim. Dile kolay üstünden 29 sene geçmiş o kapıdan ilk adımı atalı. Aracımı park alanına bırakıp atabildiğim en ağır adımlarla, hiç bir detayı kaçırmak istemeye istemeye havuzlu bahçeye doğru ilerledim. Sağ tarafta en ateşli olayların ana üssü siyasal hemen ilerisinde o kadar kişi buraya nasıl sığıyorduk dedirten yemekhane binası. Sola doğru kıvrıldım hemen sağda ilk gördüğüm anda ders çalışmaktan çok sınava girdiğimiz yer olarak kendini hatırlatan kütüphane binası.
Artık insanları görmeye başladım acaba kim kimdi, nasıl tanıyacağız birbirimizi aradan geçmiş 25 sene endişesi. İlk 10 dakikanın ardından artık bütün parçalar yerine oturmuştu. Bir yandan mezuniyetlerinin 50. yılını tamamlayan abilerimiz plaketlerini alırken bizler Erol hocamıza (Erol Manisalı) kitaplarını imzalatma telaşı içindeydik. Keşke rahmetli Erdoğan Alkin hocamız ile Toktamış Ateş hocamız da aramızda olsaydı :(
ve sıra bize gelmişti; sertifikalarımızı büyük bir gururla almanın ardından kocaman bir dönem fotoğrafı çektirdik.
Buraya kadar gelmişken anfiye uğramadan olmaz dı tabi ki. 1985 te okula ilk adım attığımızda ilk dersimizi gördüğümüz 1. anfi Özlemiş bizi

Koridorlara yabancılaşmış hissettim kendimi ama anfiye girince herşey eskiye döndü bir anda.
Buraya kadar gelmişken yemekhanede yemekleri beğenmediğimiz zamanlarda koşa koşa gittiğimiz kurufasulyecimizi ziyaret etmeden olmazdı. Gözlerime inanamadım o yıllarda sadece 4-5 tahta masa ile köşede küçücük dükkanda hizmet veren tarihi süleymaniye kurufasulyecisi kocaman olmuş ama lezzetinden hiçbirşey kaybetmemiş. Kurufasulye pilav yanında harika turşu ohhh karnımız da doydu
Artık veda zamanı otoparka doğru ilerlerken okula başladığımız ilk günlerde çektirdiğim bir fotoğraf geldi aklıma. Kucağımda üniversite sınavına hazırlanırken MEF dersanesinde yanımda ayırmadığım dosyam, 17 yaşın çocukça hevesi ile verilmiş bir poz. Ve 29 sene sonra tekrar ordayım. Ve sonuç;
Harika bir gündü. Bu organizasyonu gerçekleştiren İktisat Fakültesi Mezunlar Cemiyetine binlerce teşekkür

4.5.14


Hayattaki bu dik duruşumu borçlu olduğum atam; sevgili dedem Fuat Tuğrul
Bu gece bu resme bakarken düşündüm de bu yaşıma gelene kadar aynı vakur, boyun eğmeyen duruşla yaşamışım. Atalarından sana, senden zarif babama ve ondan da bana geçen çizgileri hiç bozmadım inan. İçine girdiği kabın şeklini alan sulardan olmadım hiç. O sulara hiç kapılmadım, hiç boğulmadım. Nam-ı diğer "Kont Fuat"'ın torunu olmaktan gurur duyuyorum ve hayata hep senin gözlerinde olduğu gibi bakıyorum.

25.4.14


Nisan yağmurunun altında ıslanmanın değerini bildiğim için mutluyum...

Rahmetli anneciğim " Nisan ayı geldiğinde başlayan yağmurlar çok değerlidir, sırılsıklam olana kadar altında dolaş kızım " derdi hep. Bugün o güzel sağanaklardan birine yakalandım ve hemen güzel anneciğim geldi aklıma. Saçak altlarına o güzelim yağmurdan kaçmak adına gündelik koşturmalarına es vermiş insanlar sığınmışlardı. Şemsiyeleri olanlar ise yağmura inat su birikintilerinin üstlerinden atlaya atlaya yollarına devam ediyorlardı. Sulara bata çıka yürüdüğüm sokakta ilerlerken " ne iyi ettim de bugün açık ayakkabı giydim diye kendimle gururlandım. Tabiatı hissettiğimiz ve gerçekten nefes aldığımız anların bitmesini istemez bir yavaşlıkta yürüyordum park yerine. Aracıma bindiğimde artık tepeden tırnağa ıslak ve uzun zamandır olmadığım kadar mutluydum
Teşekkürler Annecim bana bu güzelliğin değerini öğrettiğin için..

12.4.14

Tabiat Ana'yı taklit etmeyi seviyorum. Hele Nilüferleri bir başka seviyorum. Bu çiçek kirli ve çamurlu ortamlarda yetişmesine rağmen, çiçeklerini ve yapraklarını sürekli temizleyebilen bir çiçektir. "çamurun içerisinde kirlenmeden, dünyanın içerisinde doğmuş, fakat dünyanın üstünde yaşamış ve büyümüştür"
Onun bu zerafetini kumaş parçalarına aktarabildiysem ne mutlu bana...

7.4.14

-Ya siyah ya beyaz..
-Beni ya sev ya da benden nefret et.
-Bir şeyin ya en iyisi olmalı ya da o şey hiç olmamalı..
-Ya hep ya hiç..
Yukarıda okuduğunuz tüm bunlar akrep burcu insanlarının hayatlarına egemen olan ilkelerden sadece birkaçıdır..Ama en önemlileri de aynı zamanda..Her insan gibi normal gündelik bir yaşam sürmek varken akrepler neden peki uçlarda bir yaşamın esiri olurlar? Astrolojideki 12 burca bakarsak, 2 gezegenin etkisi altında olan tek burç Akreptir. Yani Akrep burcu insanlarının kişisel özelliklerinin ve karakterlerinin oluşmasında bu 2 gezegen etkisini kuvvetli bir şekilde gösterir. Durum böyle olunca ister istemez akrep burcu astrolojide farklı ve özel bir konuma sahip oluyor. Hepimiz insanız ve hepimiz ayrı bir güzellik ve özellik taşıyoruz şüphesiz ki..Ancak akrep burcunun yıllardır çözülemeyen gizemi ve anlaşılmaz yapısı onları daha bir ilgi çekici hale getirdiklerini de kabul etmek gerekir. Akrepler için hayat siyah ya da beyazdır evet. Onlar yaşamlarını ya siyaha ya da beyaza boyarlar. Akrep ya çok acı çekmeli ya da çok mutlu olmalıdır. Acıyı tatmamış bir insan onlara göre mutlu olmayı hakedemez. Mutluluğa yani beyaza giden tek yol siyahtan geçer.

1.4.14

Oliver Cromwell, ilk defa olarak namına para bastırdığı zaman yaşlı bir şövalye, paralardan birini dikkatle gözden geçirmişti. Paranın bir tarafında "Allah bizimle beraberdir", diğer tarafında ise "İngiltere Parlamentosu" ibarelerini okuyunca:
- Allah'la Parlamentonun aynı tarafta olmadığını görüyorum, demişti

26.3.14

GENÇ ADAMIN ÖLMEZLİK DUYGUSU
Altın güneşi, lacivert göğü ve uzanan denizleri görmek, yeşil toprağın üstünde yürümek, binlerce mahluka efendi olmak; uçurumlara veya geniş aydınlık ovalara esneyerek bakmak; yeryüzünü ayaklarının altında bir harita üstünde uzanır görmek; yıldızları yakına getirmek; en mini mini böcekleri mikroskopla seyretmek; tarih okumak, ihtilalleri ve nesillerin geçişini göz önüne getirmek; eski medeniyetlerin parlaklıklarını dinlemek ve "bütün bunlar benden önce gelmişler; şimdi de birer hiç olmuşlar" demek; " ben zamanın bir anında ve mekanın şu noktasında yaşıyorum" demek; hem seyirci hem de kendinin her an değişen sahnesinden bir parça olmak; baharın, yazın, güzün ve kışın değiştiğini görmek; sıcağı, soğuğu, tatlıyı, acıyı, güzeli, çirkini, doğruyu ve yanlışı duymak;olayları hissetmek; gözün ve kulağın muazzam dünyasını düşünmek; ormanı ve dağları aşıp dolaşmak; gece yarısının ilahilerini dinlemek; aydınlık salonları loş mabetleri gezmek; kalabalık temsillerde bulunup hayatla nasıl alay edildiğini görmek; sanat eserlerini okumak; güzellik duygusunu kedere çevirmek; şöhrete tapınmak; ölmezliği arzulamak; Shakeaspeare'i okumak; eskilerin zekasını toplamak ve geleceği anlamaya çalışmak, savaş gürültüsüne ve zafer haykırışlarına kulak vermek; doğruluğu aramak; insanlık davasını üstüne almak; var olmak ve bütün bunları yapmak; sonra da bir an içinde bir hiç oluvermek... Bütün bunların elimizden bir hokkabaz hilesiyle alıverilmesi...